3 ay aradan sonra: Yaz ve sonbahar favorileri

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba! Koşuşturmacalar, tatiller ve okulun açılması derken yazmayı ertelediğimi fark ettim ama “geç olsun, güç olmasın” diyerek iki tane önerimle karşınızdayım.

Kendimi bildim bileli film izlemeyi çok seven biriyim ve bu yaz da neredeyse bütün gösterime giren filmleri izledim fakat hiçbirinden memnun kalmadım. Aslında 2016 senesinin başından beri izlediğim filmlerin %90’ından memnun kalmadım desem daha doğru olur. Belki de bu zamana kadar inatla hiçbir klasikleşmiş filmi izlemeyip hepsini bir oturuşta izlediğim için oldu veya hepsi basit geldi, bilmiyorum. Kısacası şu son zamanlarda her izlediğim “yeni çıkmış” film beni filmlerden soğuttu ve film izlememeye başladım.

404641Fakat yeni diziler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Yazın 1 günde 2016 yapımı Netflix’in fantastik, bilim kurgu dizisi olan Stranger Things‘in bütün bölümlerini soluksuz izledim. 1 günde bitirdiğim için kendime çok kızdım ama inanın, izlemeye başlarsanız siz de benim gibi yaparsınız.

Dizi; 80’lerde Hawkins kasabasında bir grup çocuğun güzel güzel takılırken içlerinden birinin gizemli bir şekilde kaybolmasını, arkadaşlarının onu ararken karşılarına garip bir kızın çıkmasını ve hep beraber yaşayacakları macera dolu günleri anlatıyor.

Başlamadan önce internette diziyle ilgili yorumları okuduğumda çoğu insan daha izlemeden “çocuk dizisi bu” veya “neredeyse bütün oyuncular çocuk, izlemem ben bunu” tarzı yorumlar yaptığını gördüm ve gerçekten hiçbir anlam veremedim. Gündemde olan çoğu oyuncudan daha iyi oyunculuk yaptıklarını düşünüyorum ve bu kadar iyi olmasaydı ne bütün dünya bu kadar izlerdi ne de ben diziyi bu kadar seri bitirirdim. Özellikle Millie Bobby Brown, dizide o kadar az repliği olmasına rağmen benim için dizinin kahramanı gibiydi.

Dizi 80’lerde geçtiği için; 80’lerde çekilmiş birçok bilim-kurgu ve fantastik filmlerden esinlenilmiş. Ben dizinin openingini Star Wars’un logosuna benzettim ve ilk 3 bölümünü izlediğimde direk aklıma E.T. filmi geldi.

Kısacası dizi benim için 10 üzerinden 10’du diyebilirim. 80’lerde geçmesi, gizemli, fantastik ve bilim kurgu olması benim tarzıma tamamen uyduğu için çok memnun kaldım. Eğer hala izlemediyseniz bence bir bakın derim. Dizinin fragmanı için tıklayın! 

Not: Dizinin 2. sezonu yolda!

2. önerim ise sonbahar favorim olan çok beğendiğim, yeni çıkmış bir movie anime. Ismi Kimi no Na wa. (Your Name.) ve şuan 2016’nın en çok izlenmiş animesi olarak gözükmekte. thumb-1920-737151

Konusu küçük bir kasabada yaşayan Mitsuha isimli bir kızın rüyasında bir erkeğin hayatını yaşamış gibi uyanması ve aynı anda Tokyo’da yaşayan Taki isimli bir erkeğin de rüyasında bir kızın hayatını yaşamış gibi uyanmasıyla başlar. Bu durum tekrar başlarına gelince her uykuya daldıklarında uyandıkları zaman 1 günlüğüne yerlerini değiştirdiklerini ve tekrar uyuduklarında ise kendi bedenlerindeki normal hayatlarına döndüklerini fark ederler. Bu durumun dışarıdan garipsenmemesi için her ikisi de birbirilerinin telefonlarına günlük tutmaya başlar. Hayatları değiştikçe fark etmeden ikisi birbirilerinden hoşlanmaya başlar ve birbirilerini aramaya başlarlar.

Bu animede gerçekten sevmediğim veya yetersiz olabilecek bir şey bulamadım. Görsellik olsun, müzikleri olsun, karakteri veya konusu olsun her şeyiyle 10 üzerinden 10’u hak ediyor. Özellikle görsellik konusunda gönlümü fethetti. Gökyüzünün o canlı renkleri, çizimleri harikaydı.

Anime seviyorsanız kesinlikle izleyin ama sevmiyorsanız da izleyin çünkü %90 beğeneceksiniz! Animenin fragmanı için tıklayın!

maxresdefault

 

Ilk akla gelen anime filmi; Spirited Away

 

tumblr_mi88d9exua1r62u54o1_500
Bugün size çok sevdiğim ve “Miyazaki filmi” denince akla gelen ilk anime filmi; Spirited Away (Ruhların Kaçışı) ile ilgili düşüncelerimi yazmak istiyorum.

5o yılı aşkın bu sektörde olan muhteşem anime-manga sanatçısı Hayao Miyazaki’nin yazıp yönettiği bu anime, 2001 yılında gösterime girmiştir. Oscar kazanan ilk anime ve uzun metrajlı ilk anime filmi olarak da bilinir.

Film; Chihiro adında küçük bir kızın ailesiyle yeni taşındığı şehre giderken yolda durup ilginç, terk edilmiş bir yapıt görmesi ve içeri girdiği zaman yaşacak olduğu macerayı anlatmakta.

Bu animeyi izledikten sonra üstü kapalı olarak düşündüğünüzde ne kadar Alice in Wonderland gibi gözükse de ayrıntılı olarak inceleyince öyle gözükmediğini fark ediyorsunuz. Içerdiği hayal dünyası, karakterlerin tipi ve konusu çok andırıyor fakat karakter özelliği anlamında incelerken Chihiro ile Alice arasında büyük uçurumlar var.

Çünkü Alice “beni iç” yazan bir sıvıyı düşünmeden içerken Chihiro önüne konan yemek şölenini nereden geldiğini bilmediği için yememekte. Alice yapılmaması gereken şeyleri inadına yapabilecekken Chihiro anne ve babasından da olgun davranan bir karakter. Ya da temeline bakınca bu animede tamamen japon kültürü, kapitalizm, tüketim çılgınlığıyla ilgili eleştiriler ve ekolojik mesajlar verdiğini görebilirsiniz.

anigif_enhanced-26744-1445978611-2

Animenin müzikleri besteci Joe Hisaishi’ye aittir ve film ne kadar olay yaratmışsa müzikleri de ayrı bir şekilde olay yaratmıştır. Zaten bir Miyazaki filminde müziklerin kötü olması gibi bir seçenek yok, çünkü müzikleri her zaman kusursuz ve birkaç filmini izlemişseniz, yeni bir filmini izlemeden önce şarkılarını duyduğunuzda bile bir Miyazaki filmine ait olduğunu anlayabilirsiniz.

Uzun lafın kısası ben bu animeyi gerçekten çok seviyorum ve insanların “Anime ne ya? Çocuk musun sen?” ya da “Çizgi film mi izliyorsun?” gibi önyargılarından bu animeyle kurtulabileceğine inanıyorum. Çünkü hayata olan bakış açısıyla ilgili çok mesaj veriyor ve izlerken bir yetişkini bile zorlayabilecek seviyede ince ayrıntılar içeriyor. Bence izlenmeli!

Izlediğim en enteresan film; The Lobster

the_lobster_poster_quadBaşrollerinde Colin Farrell, Ben Whishaw, Rachel Weisz ve Lea Seydoux’un oynadığı; yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos’un bilim-kurgu, dram, komedi temalı filmi.

Geçen sene Aralık ayının sonlarında gösterime girdi fakat ben erteleye erteleye dün akşam izleyebildim.
Film; ilişkisi olmayan kişilerin tutuklandığı ve hapishane tarzı bir otele yerleştirilip, 45 günlük bir süre içerisinde kendilerine eş bulamazlarsa kişilerin kendi seçtikleri hayvanlara dönüştürüldüğü absürt ötesi bir distopya öyküsünü anlatıyor.
Bu filmle ilgili eleştirilerime gelecek olursak; ilk defa bu tarz bir film izlediğim için bana bayağı absürt geldiğini söylemeliyim. Fakat yönetmenin izleyicilere vermek istediği duygu da bu olduğu için oldukça başarılı olduğunu kabul ediyorum.

Film, hiçbir şekilde beni sıkmadı fakat akıcı gittiğini de düşünmüyorum. Çok fazla ince ayrıntı, mesaj var ve hepsini anlamaya çalışırken ortalama bir filmden daha fazla kafa yoruyorsunuz.
Filmle ilgili internette bilgi alırken tür kısmında bilim-kurgu, dram, komedi yazıyor fakat ben bu filmde herhangi bir bilim-kurgu olayı görmedim. Çoğunlukla dram-romantizm içeriyordu ve komedi neredeyse hiç yoktu. Bazı sahnelerde güldüm, evet. Fakat komik sahneler olduğu için değil, “garip” sahneler olduğu için güldüm.

Kısacası beğenme anlamında çok etkilenmedim ama gariplik üzerine beni inanılmaz etkiledi.

Siz de çok fazla mesaj içeren, düşündüren filmleri seviyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz.

Merak edenler için fragmanı;

Izlenmesi Gereken 3 Dizi

 

Uzun zamandır çokça dizi izleyen biri olarak sizlere birkaç tane -en azından bu ülkede-  herkesin dilinde olmayan favori dizilerimi söylemek isterim.

1.ORPHAN BLACK (IMDB: 8,4)

AA_orphanblack_thumbnail_s2_02_web

İlk sıraya gelmiş geçmiş en sevdiğim diziyi yazarak başlamak istiyorum.

Toplam 4 sezonu bulunan ve 4. sezonuna geçtiğimiz haftalarda sezon finali yapmış olan bilim kurgu, fantastik, aksiyon ve drama içeren harika bir dizi. Başrol oyuncusu Tatiana Maslany dizide birden fazla karaktere hayat vermekte. Bu diziyi Twitter’da gezinirken tesadüf olarak buldum ve ilk bölümünü izledikten sonra 2 sezonunu 1 haftada hatta birkaç günde bitirdim. Kısacası dizi çok akıcı ilerliyor, bilgisayarın başına oturup izlemeye başladığınızda istemeden bütün bölümlerini bitirmiş oluyorsunuz.

2.ORANGE IS THE NEW BLACK (IMDB: 8,3)

orange-seriesbout
Amerikalı yazar Piper Kerman’ın hapisane hayatını anlatan romanından uyarlama, kısaltma ismi OITNB olan komedi ve drama içeren bir Netflix dizisidir. Toplam 4 sezonu var, fakat beni en çok etkileyen sezon(lar) hangisiydi derseniz; 1.sezon ve 4. sezon derim. Özellikle 4. sezonu (en son çıkan sezonu) bir nefeste izledim. Özellikle bölüm sonu  müziklerine ayrı bir aşk besliyorum.

3.PENNY DREADFUL (8,3)

Season_2_banner
2014 senesinde yayınlanmaya başlanan, başrolünde bambaşka bir hayranlık beslediğim Eva Green’in oynadığı dram ve korku(?) temalı bir dizi. Toplam 3 sezonu var ve 3. sezonunu final sezonu olarak bitirmişler ve beni inanılmaz üzmüşlerdir…
Dizi her izleyici kitlesine hitap etmemekte. Fakat bu durum beni dizinin kendisine daha çok çekti ve bu nedenle oturup izlemeye başladım.
Konusu 19. YY’da Victoria Dönemi Londra’sında geçen, içinde efsaneleşmiş romanlardan alınmış olan birçok korkunç karakterin toplandığı; bol bol kanlı sahne, ruh çağırma sahneleri, büyü sahneleri, kurt ve vampir içerir. Bütün sezonlarını ayrı ayrı sevdim, bıkmadan izledim. Bilhassa son sezonu gerçekten kusursuz yapmışlar. Tekrar tekrar izleyesiniz geliyor (ki ben onu da yaptım!).
Izlediğim diziler arasında OST’si en iyi olan dizi, Abel Korzeniowski sayesinde. En sevdiklerimin linklerini aşağıda bulabilirsiniz!
Main Theme https://www.youtube.com/watch?v=7JmhK6MHS40
Closer Than Sisters https://www.youtube.com/watch?v=a4omnq4YETA
Never Say No https://www.youtube.com/watch?v=znYv7O6Aysk

Klasiklerden Kill Bill

kill-bill-volMerhaba! İlk yazımı hangi konu üzerinde yazayım diye düşünürken blogun ismini de açıklayacak olan bir konu olsun dedim ve oyumu Tarantino’dan yana kullandım.

Quentin Tarantino denilince aklınıza gelecek ilk film %101 Pulp Fiction olur fakat Kill Bill’i Pulp Fiction’dan daha çok beğendiğimi söylemem gerek. Genelde kimse benim bu dediğimi onaylamıyor fakat bu da benim düşüncem…

Filmi benim için bu kadar mükemmel kılan ilk şey; tabiki Uma Thurman’ın hayat vermiş olduğu inanılmaz inatçı, asi ve eli bol kanlı olan Beatrix Kiddo!

Uma Thurman hatırlayacağınız üzere siyah saçlı haliyle Pulp Fiction’da Mia Wallace karakterini canlandırıyordu fakat tuttuğunu koparan Hattori Hanzo’lu Beatrix haliyle daha çok aklıma kazındığını söylemem gerek.

2.si filmdeki bir başka efsane karakter olan O-Ren Ishii’yi anlatırken filmin animeye dönüşmesi. Bayıldım! O-Ren Ishii karakteri başka bir şekilde anlatılamaz diye düşünen Tarantino bu yönteme başvurmuş olmalı ve gerçekten de haklı çıktı, hem çok duygusaldı hem de çizimleri harikaydı. Bakmak isterseniz buraya tıklayın! 

3.sü de tabiki mükemmel sountrackleri. Nancy Sinatra’nın Bang Bang‘i, 1. filmin sonunda çalan The Lonely Sheperd, 2. filmin sonunda çalan ve benim favorim olan Malaguena Salerosa. 

Kısacası ben bu filmi çok beğendim. Karakterleri olsun, müzikleri, konusu olsun hepsi birbirine uyum sağlamış ve akıcılık yaratmış. Sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film. Tabii kan fışkıran, bol aksiyonlu sahneler seviyorsanız!